Hıdırlık Tepesi

Safranbolu’ya en hakim tepelerden birindedir Hasan Dede’nin kabri. Ve bu tepe Hasan Dede Kaya’sı olarak bilinmektedir. Türk geleneğindeki ağaç kültünün önemli unsurlarından bir tanesi ile yüzyıllardır baş başadır: sakız ağacı. Mezarının başındaki sakız ağaçları ile bölge geçmişi hakkında aydınlatır bizi Hasan Dede. Yaygın inanışa göre bölgenin Müslümanlaşmasında ve Türkleşmesindeki öncülerden olan Hasan Dede, kitabesinden anladığımız kadarıyla 7 uludan bahsetmektedir. “Bihamdilillah anlar kulundan biz yedi kul idik. Birümüz Ergüllü (Baba), birimüz Hıdır Baba, birimüz Gökviran’da (Göğeren Türbesi), birimüz Gazi Baha (Bahattin Gazi), birimüz (okunamadı), birümüz tepede yatar canlara can katar, birimüz bu Hasan Dede ruhudur, bad-ı saba anlar ruhuna bahş eyle Kur’an, canına can gelir heman.”

Karabük ve Safranbolu’nun çeşitli mevkilerindeki bu yedi büyük “7” rakamı üzerindeki manaya da uymaktadır. Bizim gezi güzergâhımızdaki en yakın bu türbelerden birisi de ‘Hıdır Baba’nınkidir. Hıdırlık tepesinde ve uzun yıllar namazgâhın yanındaki sakız ağacının yanında olduğu düşünülüyorsa da, Dr. Ali Yaver’in anıt mezarının yanına yapılan mezar Hıdır Baba’nın mezarı kabul edilmiş ve ziyaretler son yıllarda buraya yapılır olmuştur.

Hıdır ve Hızır sıfatlarının birbirine karışması bu inanışın Anadolu’nun birçok yerinde görülmüş olmasından da anlaşılabilir. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki Hıdırlık Tepelerinde Safranbolu’da olduğu gibi Hıdırellez toplanmaları, yağmur duaları, asker ve hac uğurlamaları yapılırdı. Şehre hakim bu tepe kale gibi gözükse de aslında kale değildir. Kale bu tepenin tam karşısında saat kulesi ve Hükümet Konağının bulunduğu tepede mevcuttu.

Safranbolu Lokumu

Geçmişini 15. yy’a kadar götürebileceğimiz lokumun ismi rahat ul-hulküm yani boğaz rahatlatan kelimesinden türetilmiştir.

Sağlık amaçlı olarak üretilen Osmanlı macunu ve safran bitkisinin cinsel gücü arttırıcı özelliğinden yola çıkarak yapılan gıda ve şekerlemelerin lokumun çıkış noktası olması muhtemeldir. Türk lokumu tanımlamasıyla tüm dünyada bilinen en önemli damak tatlarından klasik lokumun, Safranbolu ile özdeşleşmesi ise son bir asır içinde olmuştur. Geleneksel bir Osmanlı kasabası olan Safranbolu, Osmanlı lokumunu kendi tarzına uyarlayarak tarihi kültürel kimliğini çeşitlendirmiştir.

Safranbolu lokumunun ayırıcı vasfı damak tadının diğer lokumlara göre daha hafif olmasıdır. Boğazı yakmayan kıvamı ve ağızda şeker tadı bırakmayan Safranbolu lokumunun kalitesi, dişe – damağa yapışmaması ve özel aromasıyla tüm dünyada kabul görmüştür.

Tarihi Safranbolu evlerinin mimari üsluplarının yansıtıldığı ambalajlarla satışa sunulan lokumlar günlük olarak üretilmektedir. Tazeliği oldukça önemli olan Safranbolu lokumu karakteristik özellikleri ile coğrafi olarak da tescil edilmiş ve sahtesinin üretilmesi engellenmeye çalışılmıştır.

Birçok çeşidini Safranbolu’da tadabileceğiniz ve dönüşte misafirlerinize ikram edeceğiniz özel bir hediye olarak Safranbolu lokumu tarihi şehrin sembolü olmuştur.

Safranbolu Tarihçesi

Safranbolu’nun mevki olarak Doğu Roma döneminde Paflagonya sınırları içindeki Hadrianopolis şehri olabileceği ileri sürülse de Hadrian / Safran kelimeleri benzeşmesinden yola çıkarak öne sürülen bu tez, çok sağlam bir dayanak oluşturmamaktadır. Çünkü Eskipazar’daki Hadrianpolis coğrafi merkez olarak 40 km’lik bir uzaklığa işaret etmektedir.

Bundan başka Ortaçağ’daki Dadibra ismi ile anılan antik yerleşimin Safranbolu olduğu genel kabul gördüğünden, biz de Türk-İslam öncesindeki bu makul isimlendirmeyi kabul ediyoruz. Türkler tarafından ilk olarak buraya Zalifre denilmiş olması ve Dadibra / Zalifre benzeşmesi ise bu önermenin dayanağını oluşturuyor.

Kasabanın Safran’dan türetilen isimlerinin serüveni ise şöyle özetleyebiliriz. 15. yy’da Zalifre’ye Burglu denilmektedir. İbni Batuta da 14. yüzyılda burayı Borlu olarak isimlendirmiştir. Osmanlı döneminde Borlu veya Taraklıborlu diye anılan Safranbolu’nun ismindeki “burg” ekinin Almancadaki kale manasına gelen burg ile ilişkisi mümkündür. Çünkü Safranbolu da dönem kaynaklarından öğrenildiği gibi kale-kent mantığı ile kurulmuş askeri yerleşim noktasıdır. Böylece Safranbolu’nun kale-kent olmasını hesaba katarak oldukça ilginç bir isim aktarımını da tespit etmiş oluyoruz.

Kasabanın bugünkü adı ise bölgede Osmanlı Devleti zamanında fazlaca üretilen Safran bitkisinden türetilmiştir. Zağ‘feranborlu isminin 16. / 17. yüzyılda ortaya çıktığını düşünüyoruz.

Ancak Safranbolu için günümüzde de kullanılan yerleşim ayrımına işaret eden Medine-i Taraklı ve Yörükan-ı Taraklı gibi isimleri de kullanmıştır. Medine, şehir manasına gelir ki turistik Safranbolu olarak bilinen Safranbolu’yu yani şehri ifade eder. Bölgede yaşayan Taraklı aşiretine bağlı Türkmenlerin köyü olarak Yörük köyü de Yörükan-ı Taraklı şekliyle resmi kayıtlarda zikredilmiştir. Safranbolu, 1940’lara kadar Zafranbolu şekliyle isimlendirilirken sonrasında günümüzdeki şekliyle anılır olmuştur.

Tarih-i Safranbolu

Şuan için geçmişini 2500-3000 geriye götürebildiğimiz Safranbolu, Roma döneminde “Paflagonya” olarak adlandırılan bölgenin sınırları içinde yer almaktaydı. Paflagonya bölgesi Kızılırmak nehri, Bartın ve Karadeniz sahillerinden Ankara yakınlarına kadar uzanan, Safranbolu’yu da içine alan bir coğrafyayı ifade etmektedir.

Tarihte bu geniş alana, Müslüman Türklerden önce Gasgaslar, Hititler, Frigler, Persler, Helenistik Krallıklar (Pontlar-Bitinya ), Romalılar ve Bizans hâkim olmuştur.

Safranbolu’nun Türk İslam Çağı ise Selçuklular, Çobanoğulları, Candaroğulları, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti’yledir.
Tümülüslerden kaya mezarlarına, sütun ve bina kabartmalarından, tapınak ve kilise kalıntılarına kadar oldukça çeşitli tarihi zenginliğe sahip olan Safranbolu, günümüzdeki asli kimliğini ise Selçuklu özellikle de Osmanlı Devleti ile almıştır.

Askeri bir istihkam mevkii olarak düşünülen Safranbolu ve kalesinin Geç Roma Erken Bizans dönemiyle beraber bir yerleşim olduğu düşünülse de, bölgenin tarihini daha eskiye elbette götürebiliriz. Çünkü Safranbolu antik döneminden kalan tarihi miraslar yörenin kadim bir yerleşim yeri olduğunu gösteriyor bize. Özellikle MÖ 4. asırdan kalma ve tarihi çarşıdan oldukça net görünen Büyük Göztepe ile Küçük Göztepe Tümülüsleri, Konarı köyü Kocatepe ve benzeri onlarca tümülüs Safranbolu’yu gezerken görebileceğiniz antik

mirasının ve bölgede yerleşimin olduğunun en somut kanıtı olarak hala durmaktadır. Antik dönemin izlerini tarihi çarşı bölgesinde ise tümülüsler dışında pek göremesek de Bizans dönemine ait birkaç kitabeye şahit olabiliyoruz.

Tarihi kasabanın çevre köylerinde en az 2000 yıllık bir medeniyetin izleri olan kaya mezarlarını sıkça görebiliyoruz. Araç Çayı çevresindeki Hacılarobası, Sarıyan ( Gündoğan ), Ilbarıt ( Üçbölük ), Çavuşlar köylerindeki kaya mezarları, ufak guruplar halinde ziyaret edebileceğiniz en yakın örneklerdendir. Ayrıca Yörük köyü Kuzeydoğusunda kalan oyulmuş kaya manasına gelen heybetli Kepez tepesindeki kaya mezarları, ilçedeki en ilginç ve yakın örneklerdendir.

1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun oldukça içerisinde olmasına rağmen hızla Türkleşen Batı Karadeniz’deki Safranbolu, 1075 yılında Selçuk Bey’in torunu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın İznik’i fethetmesiyle kurduğu Anadolu Selçuklu devletinin sınırında kalmıştır. 1085 yılında da merkezi Çankırı’da bulunan Emir Karatekin, Sinop- Kastamonu bölgesinde Süleyman Şaha bağlı uç beyi olarak Safranbolu’ya hükmetmiştir.

Tarihi Safranbolu Kalesi’nin Türk hakimiyetine kat’i olarak geçişi ise (Günümüzde Kent Tarihi Müzesinin ve Saat Kulesinin bulunduğu tepe) Selçuklu sultanı II.Kılıç Arslan’nın oğlu Ankara Meliki Muhittin Mesut tarafından 1196 yılında olmuştur. Kale olduğundan hiçbir şüphemizin olmadığı bu tepenin etrafında hala daha kullanılan kale altı, dış kalealtı gibi sokaklar, tarihi kale sınırı hakkında bize bilgi vermektedir.

Safranbolu kalesi tarih boyunca çeşitli uyarlarlıklar arasında el değiştirdiği gibi Türk Beylikleri ve Bizanslılar arasında da çeşitli zamanlarda el değiştirmiştir. 1213-1280 yılları arasında Çobanoğlu Beyliğinin egemenliğinde kalan Safranbolu’nun siyasi tarihinde bazı belirsizlikler olsa da bu dönemde hala önemli bir askeri üs olduğunu söylemek yanlış olmaz.

1326 yılına geldiğimizde Candaroğlu Süleyman Paşa, Safranbolu’yu hâkimiyeti altına almış ve günümüzde yerinde görebileceğimiz hamam – medrese, cami gibi dini ve ilk sivil yapılarını kasabaya hediye etmiştir.

1332 yılında Anadolu gezisinin Safranbolu ayağında İbn Batuta, Safranbolu Kalesi’ndeki misafirlik ve dinlediği Kur’an-ı Kerim tilavetini gezi notlarına kaydetmiştir. Hatta Candaroğlu “Süleyman padişah”ın oğlu Ali Bey ile görüşmesini kısa ancak bizim için açıklayıcı şekliyle aktarmıştır.

Batuta’nın bu notları özellikle, askeri üs olarak kale Safranbolu’sunu Kalealtı yerleşimi ve Cami-i Kebir semtlerini tasviri nedeniyle çok değerlidir.

Safranbolu’nun Osmanlı Devleti hakimiyetine ilk olarak ne zaman geçtiği bilinmemektedir. Bir görüş 1354 yılında Osmanlı Padişahı Orhan Gazi’nin oğlu ve Rumeli Fatihi olarak bilinen şehzade Gazi Süleyman Paşa tarafından, diğer bir görüş de Yıldırım Bayezid (1389-1402) zamanında Osmanlı hakimiyetine geçtiğini öne sürmektedir. Ankara Savaşı sonrası Candaroğulları Beyliği hakimiyetinde olduğu içindir ki Candaroğlu Süleyman Paşa ve Osmanlı dönemindeki Süleyman Paşalar birbirine karıştırılmış ve bilgi kargaşası ortaya çıkmıştır.

Kısaca Safranbolu’nun nihai olarak Amasra fatihi Sultan II. Mehmed’in babası II. Murad hükümdarlığında 1420’lerde Osmanlının hakimiyetine geçtiğini kabul edebiliriz.

Candaroğlulları ve Osmanlı arasında uzun yıllar sınır çekişmesi olarak kalan (1354-1424) Safranbolu, siyasi istikrara kavuşunca 15. asırdan itibaren iktisaden gelişmeye başlamıştır. Öyle ki Safranbolu 16. asırda dokuzu Müslümanlara biri Hıristiyanlara ait on mahalleli bir kasabaya dönüşmüştür. 17 ve 18. asırda ise yeni mahalleler ortaya çıkmaya başlamış, Kıranköy ve Bağlar semti ise 19. asırda ancak günümüzdeki hali ile vücut bulmaya başlamıştır.

15. asra kadar Kalealtı ve Camii Kebir’de yoğunlaşan şehirdeki yerleşim, 17. asırda Cinci Han-Hamamı ve Köprülü Mehmet Paşa Cami etkisi ile kalenin doğusuna yönelmiştir. İzzet Mehmet Paşa Camii ise kanyon üzerine atılan kemerler ile aslında Akçasu kanyonunda fiziksel bütünleşmeyi sağlayarak, Musalla mahallesi ve tabakhanenin doğusunda kalan yamaçları yerleşim açısından geliştirmiştir.

Tabi Osmanlı zamanında Safranbolu dediğimiz vakit, Kösem Sultan, Valide Hatice Turhan Sultan, Padişah İbrahim, Köprülü Mehmed Paşa, Sadrazam İzzet Mehmet Paşa, meşhur Napolleon gibi zatların ilişkisini de bilmek gerekir. Meraklısının başka çalışmalardan da izleyebileceği bu çerçevenin hikayesi aslında 17. yy’a dayanmaktadır.

Osmanlı Devleti, 17. yy’da Karadeniz’in kuzeyindeki ticaret yollarına hâkim olmak için Ukrayna Kazakları ile yoğun mücadelelere girişmişti. Amaç Karadeniz’deki tüm ticareti kontrol altına almaktı. İşte Karadeniz ticaret hâkimiyeti mücadelelerinden 20 – 25 yıl sonra Sinop – Gerede ticaret yolunun Safranbolu’ya bağlanmasını da Osmanlı Devletinin bu genel politika ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan 1645 yılında imar edilen Cinci Han’ı ve 1693’te yapılan Tuzcu Hanı aslında genel Osmanlı politikasının bir sonucudur.

Özellikle Safranbolulu Cinci Hoca’nın kasabasına kattıkları somut kültürel eserler ile değil entelektüel çerçevede Safranbolu’ya sınıf atlatmıştır. Araştırmacı yazar Aytekin Kuş’un deyişi ile örneğin Yeni Hamam içindeki havuz üzerindeki işleme ve sembollerin tüm Safranbolu’ya yayılması bunu kanıtlamaktadır.

Tabi Safranboluluların hem devlet bürokrasisinde hızla yükselmeleri, hem de Safranbolu’nun siyasi ve ticari olarak daha fazla kıymet kazanmasına katkı sunmuştur. Özellikle Osmanlı sarayında muteber bir konuma yükselen Halveti tarikatı ve Kastamonu – Safranbolu ilişkisini de hesaba katarsak Safranbolu’nun hızlı yükselişini daha iyi kavrarız. Halveti Tarikatının Şabaniye kolu merkezinin Kastamonu olması ve tarikatın padişahlar arasında birçok mürit bulması bunun kısa açıklamasıdır.

İrili ufaklı yüzlerce siyasi veya sosyal olaya konu olan Safranbolu’nun siyasi tarihindeki en önemli gelişmelerinden birisi de Milli Mücadele yıllarında cereyan etmiştir. 20. yy’ın ilk yarısında Türk tarihinde önemle sahne alan Safranbolu, özellikle Kurtuluş Savaşı’nın iktisadi kaynaklarından birisi olmuş ve Yemeniciler Arastası üretimi ile orduya nefes aldırmıştır. Her ne kadar Dayıoğlu hadisesi (isyanı) belli tartışmalara konu olsa da Safranbolu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti ve sonrasında Zafranbolu Uçağı bağışı gibi hizmetler, Safranbolu’nun ülkeye sadakatinin nişanı olmuştur.

Osmanlı Devleti yıllarında Safranbolu şehir nüfusunun ortalama üçte birini oluşturan Hıristiyan tebaa ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve Yunanistan’la imzalanan Lozan anlaşması ile mübadeleye tabi tutulmuştur. Böylece Anadolu’daki Rumlar Yunanistan’a Yunanistan’daki Müslümanlar Türkiye’ye göç etmişlerdir. Safranbolu / Kıranköy’de ikamet eden Hıristiyan tebaanın yerine Müslüman iskanı gerçekleşmiş ve Safranbolu, Cumhuriyet döneminde dini açıdan homojen bir yapıya kavuşmuştur.

3 Nisan 1937’de temelleri atılan Türkiye’nin ilk ağır sanayi tesisi Karabük Demir-Çelik Fabrikaları’yla da Safranbolu, milli ekonomiye katkının bir diğer adı olmuştur. Bu yıllarda köy statüsünde dahi olmayan çukur bir çeltik tarlasına askeri kaygılar ile kurulan bu sanayi tesisi, günümüzde yüz bini aşan nüfusuyla Karabük iline can vermiştir.

Safranbolu’nun 10 km batısına kurulan Karabük Demir-Çelik Fabrikası aslında 1930’larda 6000 nüfuslu Safranbolu’nun varlığı nedeniyle o mıntıkaya kurulmuştu. Gel zaman git zaman tüm yurtta 1950’lerde başlayan iç ve dış göç hareketinden Safranbolu, bu fabrikalar sayesinde hiç olumsuz etkilenmemiştir. Modern istihdam olanakları sunan fabrikalar yöre nüfusunu burada tuttuğu gibi şehir dışından göçe dahi neden olmuştur.

Halbuki Anadolu birçok kasaba kırsaldan büyük kentlere yapılan göç hareketinden olumsuz etkilenmiş ve kasabalar boşalmıştır. Zamanla terk edilen bu eski kasabalar, tahrip olmuş ve tarihi hüviyetini kaybetmiştir. Safranbolu ise hem demir-çelik fabrikalarının şehirden modern bir şekilde biraz uzakta kurulmasıyla bozulmamış; hem de yoğun işçi iskanı için evlerin aktif olarak kullanılmasıyla evler yıkılmamış ve günümüze taşınmıştır. Çünkü ahşap Safranbolu evi, içinde yaşandıkça yaşayan kendini yenileyen bir mimari yapıdır.

Modern ev temelden; Safranbolu evi ise çatıdan göçer. Sebebi ise su aldığı takdirde bu ahşap Türk evinin “bel vermesiyle” dengesinin bozulup yıkılmasıdır. Dünyaca ünlü Safranbolu evleri içinde oturanların aktif tamirine maruz kaldığı için de günümüze kadar yıkılmadan gelebilmiştir. İşte Safranbolu’nun sırrı buradadır. Yani kentin her daim yaşamasında!

SAFRANBOLU’DA GÜNLÜK HAYAT VE SAFRANBOLU EVLERİ

Safranbolu’da Yerleşim Türleri

Türkler, Orta Asya’dan itibaren oldukça gelişmiş bir bozkır / göçebe kültürü oluşturmuştur. Sosyal ihtiyaçları ve yaşam zevklerini içinde barındıran bu medeniyette, yerleşik hayata geçişten sonra dahi, göçebe kültürün izlerini görebiliyoruz. Safranbolu’da da mayıs aylarında tarihi çarşıdan (şehir) bağlar mıntıkasına yapılan mevsimsel göçü ve yazlık – kışlık yerleşimi bu yönü ile görmeliyiz.

Yazlık, kışlık yerleşime bir de gayr-i müslim (Rum) yerleşimini eklediğimizde Safranbolu mimarisi çeşitlenmiştir. Temel olarak coğrafi özelliklerinden kaynaklanan bu çeşitliliği ise şöyle izah edebiliriz:

Askeri bir savunma / sığınma noktası olan Safranbolu kalesinin fethedilmesiyle, kalenin güneyine bir iskan hareketi olmuştur. Çünkü ortaçağ’ın siyasi-askeri şartlarında savunma amaçlı bir zorunluluktu bu.

Tokatlı ve Akçasu kanyonlarının birleştiği çanak şeklindeki kayalık Safranbolu, sonraki yüzyıllarda yerleşime açılmıştır. Ancak dikkat edeceğiniz gibi buradaki evlerin ya bahçesi yoktur yada çok küçüktür. Çukur ve kayalıklardan oluşan tarihi Safranbolu’da yaz aylarındaki olumsuz hava şartlar ise Bağlık evlere ilkbaharda yapılan göçler ile çözülmüştür.

Çünkü Safranbolulular eskiden, gerek ekonomik ihtiyaçlardan kaynaklı tarım arazisine yaklaşmak, gerekse de yaz sıcaklarında kayaların ısınması sonucu oluşan boğucu şehir havasından kurtulmak için, 19. yy’dan itibaren kasabanın kuzeyindeki suları bol, yeşillikler içindeki Bağlar’ı tercih etmişlerdir.

Bağlar’dan başka Kirkille ve Tokatlı’da da yazlık bağ evleri bulunur; böylece şehirde ve yazlık bağlarda olmak üzere insanlar iki evde otururlardı. Ayrıca tarihi (eski) çarşıda yaz kış oturulan bahçeli evlerin bulunduğu Akçasu, Gümüş ve Musalla Mahallelerinde de bağ evi niteliğinde konaklar bulunmaktaydı.

Safranbolu Evlerinin Özellikleri

Türk evi olarak nitelediğimiz Safranbolu evlerinde sabit bir mimari plan aynen uygulanmazdı. Çünkü bu evlerdeki yaşam ve üretim biçimi, yapı malzemesi ve arazinin fiziksel özellikleri, aile ekonomik ve sosyal yapısı, evlerin iç ve dış mimari tasarımını / görünüşünü etkilemiştir.

Safranbolu’ya panaromik olarak baktığımızda saygı kültürünün Safranbolu’daki somut halini gözlemleriz. Çünkü yamaçlarda birbiri güneşini kesmeyen güneşi kul hakkı gören Safranbolu evi, aynı zamanda komşu mahremiyetine uygun olarak pencereleri ve kapıları ile de mümkün mertebe birbirini görmeyecek şekilde, komşuluk haklarına saygı duyacak şekilde imar edilmişlerdir. Safranbolu evlerinin ufuk çizgisini gören özgürlük simgesi mimari tasarımı ise ahşap yapı malzemesinin ustalıkla kullanılmasıyla elde edilmiştir.

Çapraz çatkının adı “yeğdana”dır Safranbolu’da. Çapraz çatkıların tercih sebebi ise ormanlık sahalardan bolca temin edilebilen ahşap malzeme ve yapıyı depreme dayanıklı hale getirmektir. Herhangi bir depremde eve esneme payını bu sistem sunmaktadır. Bu nedenle depremde kolay kolay yıkılmamaktadır Safranbolu evi.

Yeğdanaların arasına dolgu malzemesi olarak kullanılan kerpiç ise yazın serin kışın sıcak tutan sağlıklı bir yapı malzemesidir.

Safranbolu evlerinde yoğun olarak kullanılan ahşap malzeme ve yapım tekniği, toplumun hayata bakış açısını da vermektedir. Çünkü insan hayatı geçicidir. Bu durumda evin ömrünün de insan ömrü gibi geçici olması adına ahşap tercih edilmiştir. Ağaç malzeme, Safranboluluların “bu dünyaya kazık çakmadığının” ifadesidir aslında. Bu özellik zıt gibi görünse de Safranbolu evlerinin ömrünü düzenli tadilatının yapılmasıyla uzatmış ve günümüze kadar ulaşmalarını sağlamıştır.

Belli bir ömrü olan bu ahşap evlerin yüzlerce yıl yıkılmaya, yangına vb bozulmaya karşı korunması ise şehrin en önemli marka değerini oluşturuyor.

Safranbolu, dikkatli incelenirse toplum kesimlerinin kullandığı vakıf yapılarının ana malzemesini, ahşap değil uzun ömürlü olmalarını sağlayacak taş malzeme oluşturmuştur. Camiler, hanlar, hamamlar, hükümet konağı, hastanesi bu tip kalıcı eserlerdendir.

Safranbolu evlerinde mahremiyetin çok önemli bir unsur olduğundan bahsetmiştik. Evler harem ve selamlık giriş kapıları ile yabancı kadın ve erkeklerin birbirlerini görmeleri engelleyecek şekilde yapılmıştır. Gezi yolumuz üzerine düşen Kaymakamlar Müze Evi ve Bağlar’daki Hacı Memişler evlerinde de görülebilen bir özelliktir bu. Tek girişli evlerde ise selamlık bölümü evin hemen girişinde olurdu ki kadınlar rahatsız olmadan erkeklerin odaya geçsin diye. Selamlık odalarında zengin tavan süslemeleri dikkati çekerken; bahçelerde de havuzlu selamlık köşkleri yapılarak bu mahremiyet mimari unsurda kendini estetik bir şekle sokmayı başarmıştır.

Ayrıca mahremiyeti çok iyi ifade eden unsurlardan biri olan dönme dolap vardır ki; kadınların, erkeklere harem-selamlık mantığıyla yemek, kahve vb. ikramları servis etme olanağı sunmaktaydı. Bazen de birbiriyle evlenmek isteyen gençler, yemek yerine, aşk mektubu veya çeşitli hediyeleri bu dolaplara koyarak karşı tarafa iletmişlerdir. Günlük hayatta kullandığımız ”Sen ne dolaplar çeviriyorsun” deyişi de işte İstanbul ve Safranbolu’daki bazı evlerden gelmektedir.

Evlerde dini ve milli kültür unsurları özel bir incelikle yerini alır. Geniş aile yaşamının gerektirdiği özel yaşam alanları odalarda bulunurken; birçok odada abdesthane veya gusülhaneler gibi birimlerle günlük ihtiyaçlar giderilmiştir. Hatta abdest suları bulaşık suyu ile karıştırılmadan evden çıkarılmış; bazı sokaklarda ise atık su, kanyona kadar ayrı künklerde taşınarak dereye ulaştırılmıştır. Arnavut yollarındaki içe bükülmeler ile yağmur sularının eve taşması engellenirken ortalarına oluşturulmuş taştan ve delikli atık su kapakları ise logar kapağı mantığını yüzyıllar öncesinden günümüze taşımıştır.

Geniş ailenin yaşayacağı biçiminde oturulan bu evlerde evin en yaşlı erkek üyesinin mutlak hakimiyeti olsa da; ev erkeğin işe gitmesiyle beraber kadının hakimiyetine girer ve tek söz sahibi kadın olurdu. Aile bireylerine özgür alanların da tahsis edildiği Safranbolu evlerinde, örneğin evin en büyük oğlu evlen-diğinde üst kattaki en iyi oda geline verilmiştir. Gelin bu tek özgür alanını istediği gibi süsler ve mahremiyetini yaşardı.

Ortalama, 5 ila 8 odadan oluşan Safranbolu evlerinde, anne-baba, oğullar ve gelinler, teyze ya da hala, torun, nineler ile bir aşevi ve evlatlığın (kapıkızı) olup olmamasına göre misafire de oda ayrılırdı.

Safranbolu günlük hayatında eğitim

Safranbolu’da kız ve erkek çocukların, 4 sene 4 ay 10 günlük olunca

çevrelerindeki saygınlığı olan münevver bir kişi önünde “mektebe verme” töreninde besmeleler okuması, tarihi kasabada eğitimin önemine işarettir. Eski çarşıda yani şehir de Kalealtı ve Gümüş’te okullar olduğu gibi, Bağlar’da bir ortaokul mevcuttu. Günümüzde ise kız ticaret ve meslek lisesidir. Ayrıca, Arastaya bitişik olarak Köprülü Mehmet Paşa’nın yaptırdığı bir medrese mevcut iken günümüzde yıkılmıştır. Şehirde birçok sıbyan, mahalle mektebi ve dini eğitim veren dergâhlar mevcuttu.

Safranbolu’da Üretim İlişkileri

Safranbolu ticaret hayatı oldukça tarih boyunca oldukça hareketli olmuştur. Ya çevresindeki önemli yerleşim noktalarındaki köylülerin kurduğu yüzlerce yıllık pazarları yada kendi ürettiği tarım ürünleriyle, esnaf ve sanatkarlarının ortaya çıkardığı el işi göz nuru günlük hayatı kolaylaştıran malzemeleri ile adından söz ettirmiştir.

Safrandan başka, ceviz, elma, üzüm gibi meyvelerinden yapılan onlarca komposto ve kurutmalarından söz edebiliriz. Ancak biz ağırlıklı olarak el işçiliği ve ustalığından bahsedeceğiz.

Safranbolu’da demircilik, kalaycılık, kunduracılık, mestçilik, nalbantlık, saraçlık, semercilik, sobacılık, manifaturacılık, yemenicilik, tabaklık gibi ve Türk lokumu üretiminde tarih boyunca adından söz ettirmiştir. Safranbolu’da her meslek gurubu aynı lonca çarşısında ahi kültürüne uygun şekilde üretimi esas almıştır. Sokak isimlerinden takip edebileceğiniz bu çarşı kültürü yüzlerce yıllık sokak ve üretim ilişkilerini tarihini sizlere sunacaktır.

Türkçe akı yani cömert kelimesinden türetilen ahi kültürü Safranbolu üretim ilişkilerinin bereketi olmuş ve kazançları ile zengin Safranbolu’nun oluşmasına büyük katkı sağlamıştır. Safranbolu’yu gezerken özellikle hala daha yaşayan demirciler ve bakırcılar çarşısında güzel bir vakit geçirebilir, yemeniciler arastasında yemeni üretimine tanıklık edebilirsiniz.

SAFRANBOLU’DA NE YENİR NE İÇİLİR?

Muhakkak Yemeli – İçmelisiniz!

Safranbolu lokumunun ünü tüm dünyaya yayılmıştır. Ancak bir de meşhur Safranbolu simidi vardır ki özellikle pekmez karışımı ile pişirilen susamsız yada yöresel deyişi ile cimitsiz simitlerden tatmalısınız. Simitin partneri ise Safranbolu’da yöreselden uluslararası pazara açılan meşhur Bağlar Gazozu olmuştur. Bağlar Gazozu, bir asra yaklaşan üretimi ile günümüzde Safranbolu’nun değişmez gazlı içeceği olarak damaklarınızda inanılmaz bir fark yaratacaktır.

Safranbolu ile özdeşleşmiş meşhur bir üzümü vardır ki mutlaka tadılmalıdır. Birden fazla kendine has üzüm yetiştiriciliğinin uzun yıllar yapıldığı Safranbolu’da en çok bilinen üzümü ise “Çavuş Üzümü” olarak adlandırılanıdır.

ALTINDAN BİLE DEĞERLİ BİTKİ: SAFRAN

Yetiştirilmesi hasatı ve işlenmesi oldukça zahmetli olan safran bitkisinin fiyatı oldukça yüksektir.
Uluslararası piyasada kilosu 13.000 dolar, Türkiye’de ise 15.000-20.000 TL değerindedir. Dünya piyasalarında gramı altının gramına eşit tutulan bu bitkinin ABD’deki satışları market reyonlarında değil, market yöneticisinin ofisindeki kasalardan peşin ödeme ile yapılmakta bu da bildiğimiz kıymetine en somut delili oluşturmaktadır.

Sonbahar yağmurlarının yeşillendirdiği Safran, ekim sonu kasım başı gün ağarırken şafak vakti büyük bir itina ile toplanır. 80-120 bin çiçekten beş
kg yaş safran kuruduğunda ise bir kg ürün alınmaktadır.

Neden Şafak Vakti toplanır ?
Safrandan maksimum verimi almak için çiçeklerini daha tomurcuk halindeyken toplamak gerekiyor. Çünkü tarlaya güneş vurmasıyla beraber çiçekler açılır arılar da gelip polenleri alır. Ayrıca açılan çiçekler toplanırken tepecikler hasar görür. Bu nedenle safran hasadı her gün şafak vakti başlayıp en geç saat 09.00’da bitiyor.

Anadolu’da Hititlerden itibaren yetiştirilen Osmanlı İmparatorluğu’nun
da yurt dışına ihraç ettiği ALTIN bitkidir.

Şifa bitkisi safran ilaçlarda, baharat olarak gıdada, boyamada ve kozmetik gibi dört temel alanda kullanılmaktadır.

İştahsızlık, bronşit, boğmaca, sindirim sorunları, uykusuzluk ve iktidarsızlığa deva olarak uzun yüzyıllar kullanılan bu bitki, son yıllarda modern tıbbın
humma, kızamık ve dalak büyümesine karşı geliştirdiği ilaçları ile deneme aşamasındaki kanser ilaçlarında kullanılmaktadır.

Türkiye’deki 3000 endemik bitki türünden biri olan safran: aslen
soğanlı, çiğdeme benzeyen görüntüsü ile eflatun yapraklı sarı ve kırmızı lifli bir bitkidir.

Osmanlı’da sadece Safranbolu ve Şanlıurfa’da 1913’te 500 kg Safran üretimi yapılırken günümüzde Safranbolu haricinde birkaç nokta ile yılda 25-30 kg ancak yetiştirilmektedir.

Safranbolu’ya geldiğinizde çayını, sabunlarını, kolonyasını deneyebileceğiniz gibi, safran liflerinden satın alarak kendiniz yemeklerde de kullanabilirsiniz.